Cehdin Sustuğu Zaman

Bir çağın büyüklüğünü inşa ettiği binalar, geliştirdiği makineler ya da kırdığı hız rekorları belirlemez. Asıl ölçü, insanın kendi içindeki sessizliği ne kadar koruyabildiğidir. Çünkü insan önce kendi içinde kaybolur, sonra yaşadığı çağın içinde. Dışarıdaki gürültü, içerideki sesi bastırmaya başladığında, en ağır yıkım görünmeden gerçekleşir.

“Çağların en kötüsü cehd zemininin kaybolduğu, düşünce yolculuğunun kesintiye uğradığı, mükâşefe kapısının kapandığı ve müşahede yolunun tıkandığı çağdır.”

Bu söz, ilk bakışta büyük kavramların gölgesinde duran ağır bir hüküm gibi görünür. Biraz durunca fark edilir ki tarif edilen şey, uzak bir geleceğin felaketi değil; yavaş yavaş içine yerleştiğimiz ruh hâlidir.

Cehd, insanın kendini zorlamasıdır. Kolay olanı değil, doğru olanı seçmek için gösterilen iç gayret. Bir kitabın ilk sayfasında sıkılıp kapağını kapatmamak, anlamadığı cümleyi ikinci kez okumak, fikrine karşı çıkan birini dinleyebilmek, öfke yükseldiğinde kelimeleri dizginleyebilmek… Bunların hiçbiri büyük kahramanlıklar değildir. Fakat medeniyet dediğimiz şey de zaten bu küçük dirençlerin üst üste birikmesiyle kurulur.

Bugün dikkat çekici olan, yorulmak istemeyen zihinlerin çoğalmasıdır. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı; düşünmek ise hiç olmadığı kadar zahmetli hâle geldi. İnsanlar cevaplara saniyeler içinde ulaşıyor, fakat o cevabın hangi sorudan doğduğunu merak etmiyor. Oysa düşünce, hazır paketler hâlinde teslim alınan bir mal değildir. Emek ister. Beklemek ister. Yanılmayı göze almak ister.

Bir kıraathaneye uğrayın. Eskiden masaların üzerinde gazeteler açılır, haberler üzerinden hararetli tartışmalar yapılırdı. Herkes haklı çıkmaya çalışmazdı; bazen yalnızca anlamaya çalışırdı. Şimdi aynı masalarda telefon ekranlarının ışığı yüzlere vuruyor. Parmaklar durmadan hareket ediyor, ama gözlerde uzun süre kalan bir ifade yok. Herkes bir şeylere bakıyor; çok az kişi gerçekten görüyor.

Düşünce yolculuğunun kesintiye uğraması tam da böyle başlıyor. İnsan, sürekli yeni bilgiye maruz kalırken hiçbirini içine yerleştiremiyor. Zihnin toprağı sürülmeden üzerine durmadan tohum atılıyor. Sonra neden hiçbir şey yeşermiyor diye hayret ediliyor. Oysa aceleyle ekilen fikirler, aceleyle unutulmaya mahkûmdur.

Mükâşefe denilen hâl ise bambaşka bir incelik taşır. Bazen günlerce çözülemeyen bir mesele, hiç beklenmedik bir anda açıklık kazanır. Uzun süre zihni meşgul eden bir soru, sessiz bir yürüyüş sırasında kendi cevabını fısıldar. Bu, tesadüf değildir. Zihin, emeğin ardından ödülünü alır. Fakat bunun için boşluk gerekir. Sessizlik gerekir. İnsan, kendi düşüncelerini işitecek kadar yalnız kalabilmelidir.

Bugün yalnızlık bile gürültülü yaşanıyor. Bekleme salonunda, otobüste, parkta, asansörde… En küçük boşluk bile ekrana uzanan bir elle dolduruluyor. Kimse birkaç dakika kendi zihniyle baş başa kalmak istemiyor. Belki de en büyük korku, dışarıdaki sessizlik değil; içeride konuşmaya başlayacak olan sestir.

Müşahede ise bakmanın ötesine geçmektir. Görmekle seçmek arasındaki farktır. Aynı sokaktan her gün geçen iki kişiden biri yalnızca kaldırımları hatırlar; diğeri, yaşlı simitçinin birkaç gündür tezgâhını daha erken topladığını fark eder. Biri yağmuru hava durumu olarak yaşar, diğeri insanların yürüyüşündeki değişimi okur. Hayat, dikkatini verenlere kendini açar. Acele edenlerden ise usulca uzaklaşır.

Ne gariptir ki teknolojinin en gelişmiş dönemlerinde yaşıyoruz; buna rağmen çevremizi seyretmeye ayırdığımız vakit giderek azalıyor. Bir manzaranın karşısında durmak yerine fotoğrafını çekiyoruz. Çocukların kahkahasını dinlemek yerine kayda alıyoruz. Hatıraları yaşamaktan çok arşivlemeye çalışıyoruz. Sonra yıllar sonra dönüp baktığımızda binlerce görüntümüz oluyor, fakat o anların sıcaklığı avuçlarımızın arasından çoktan akıp gitmiş oluyor.

Bir toplumun düşünme kası zayıfladığında, sloganlar fikirlerin yerini alır. Sorular azalır, ezberler çoğalır. İnsanlar cümle kurmaktan çok alıntı paylaşır. Kanaatler hızla oluşur, fakat kök salmaz. En yüksek ses, en güçlü delil sanılır. Oysa hakikat çoğu zaman bağırmaz; sabırla bekler.

Tarih boyunca büyük kırılmaların çoğu, insanların düşünmeyi bıraktığı gün başlamadı. Düşünmenin zahmetine değmeyeceğine inandıkları gün başladı. Çünkü zihnin tembelliği, bedenin yorgunluğundan daha tehlikelidir. Yorgun beden dinlenince toparlanır; tembelleşmiş zihin ise zamanla kendi zincirlerini konfor sanmaya başlar.

Belki de en büyük yoksulluk, merakın tükenmesidir. Bir çocuğun durmadan “neden” diye sorması, insanlığın en kıymetli miraslarından biridir. Yaş ilerledikçe soruların azalması olgunluk sayılıyor. Oysa bazen yaş almak, cevaplardaki güveni artırırken soruların cesaretini eksiltiyor.

Her çağın kendine göre sıkıntıları oldu. Kıtlıklar yaşandı, savaşlar çıktı, salgınlar geçti. İnsan yeniden ayağa kalkmayı bildi. Fakat zihnin kararması başka bir felakettir. Çünkü ekmeği olmayan insan, aç olduğunu bilir. Düşünmeyi bırakmış insan ise çoğu zaman bunun farkına bile varmaz.

Belki de bir çağın gerçek aynası, ne kadar konuştuğu değil, ne kadar tefekkür edebildiğidir. Cehdin toprağı kuruduğunda fikir filiz vermez; müşahede köreldiğinde gözler açık kalsa da ufuk görünmez. Ve insan, yürüdüğünü zannederken çoktan aynı yerde dönüp durmaya başlamıştır.

KAĞAN MEDYA AJANS - KAĞAN E HABER - KAĞAN TV - KAĞAN RADYO - KAĞAN GAZETESİ - KAĞAN DERGİSİ - KAĞAN REKLAM - KAĞAN DANIŞMANLIK - WWW.KAGANMEDYA.COM - İNFO@KAGANMEDYA.COM - WHATSAPP İLETİŞİM HATTI +90 537 747 41 75 - KAĞAN MEDYA BİR AYRICALIKTIR - GÜCÜ TARAFSIZLIĞINDA TÜRK'ÜN MEDYADAKİ KÜRESEL GÜCÜ -