BU GİDİŞ NEREYE

BU GİDİŞ NEREYE

Bu Gidiş Nereye?

“فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ”

Bazı sorular vardır; cevabını aramaz, insanın içine yerleşir. Günler geçer, mevsimler değişir, şehirler büyür, yüzler yaşlanır ama o soru sessizce yerinde durur. Ne bağırır ne de ısrar eder. Sadece bekler. İnsan, en çok da kalabalığın ortasında onun sesini duyar: “Bu gidiş nereye?”

İlginçtir, insanlar yollarını kaybettiklerinde bunu hemen fark etmez. Çünkü kaybolmak, çoğu zaman yanlış bir sokağa sapmak değildir. Her sabah aynı saatte uyanıp aynı otobüse binmek, aynı masaya oturmak, aynı yüzlere selam vermek de insanı fark ettirmeden uzaklaştırabilir kendinden. Dışarıdan bakıldığında düzen vardır. İçeride ise adı konulamayan bir eksilme büyür.

Bir sabah kırmızı ışıkta beklerken çevreme baktım. Herkesin elinde telefon vardı. Kimisi ekrana öfkeyle bakıyor, kimisi parmaklarını durmadan kaydırıyor, kimisi kulaklığının ardına saklanmıştı. Kimsenin gökyüzüyle işi yoktu. Yağmurun başlayacağını haber veren gri bulutlar ağır ağır şehrin üzerine inerken insanlar, ceplerindeki küçük ekranlarda başka hayatların peşinden koşuyordu. O an düşündüm; insan bazen bulunduğu yerde değildir. Bedeni bir kaldırımda beklerken zihni bambaşka sokaklarda dolaşır.

Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu budur. Sürekli hareket hâlindeyiz ama hareket etmekle ilerlemek aynı şey değildir. Dönen bir değirmen taşı da durmadan hareket eder. Fakat hep aynı yerdedir.

Eskiden uzun tren yolculukları vardı. Cam kenarında oturan biri saatlerce dışarıyı seyrederdi. Tarlalar geçerdi, köyler geçerdi, dağlar geçerdi. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan düşünürdü. Şimdi ise iki dakikalık sessizlik bile rahatsız ediyor. Asansörde geçen birkaç saniyeyi bile dolduracak bir ekran arıyoruz. Kendi iç sesimizle baş başa kalmaktan çekiniyoruz. Çünkü insan sustuğunda, uzun zamandır ertelediği sorular konuşmaya başlıyor.

Bu gidiş nereye?

Sorunun ağırlığı burada başlıyor. Çünkü yön, hızdan daha değerlidir. Ne kadar hızlı yürüdüğünün önemi yoktur; yanlış tarafa gidiyorsan attığın her adım seni hedefinden biraz daha uzaklaştırır.

Bugün çocuklar büyümek için acele ediyor. Büyükler genç görünmek için çabalıyor. Kimse bulunduğu yaşın hakkını vermek istemiyor. On sekizindeki otuz gibi davranıyor, ellisindeki yirmi beş yaşında görünmeye çalışıyor. Takvim ilerliyor ama insanın ruhu sürekli başka bir zamana kaçıyor. Bulunduğumuz ana razı olamıyoruz. Oysa hayat, sürekli kaçırdığımız bir tren değil. Beklemeyi bilenler için bazen en güzel manzara istasyonda çıkar.

Sokakta eski bir ayakkabı tamircisi tanımıştım. Dükkânı küçüktü. Raflarında yılların bıraktığı deri kokusu vardı. Bir gün ona, “Bu işi hâlâ neden bırakmadın?” diye sordular. Gülümsedi. “Ayakkabı tamir etmiyorum,” dedi. “İnsanların vazgeçmediği şeyleri görüyorum.” O cümle uzun süre aklımdan çıkmadı. Kimileri yırtılan ayakkabısını atıyor, kimileri ise yıllardır ayağını taşıyan bir çifti onarmaya getiriyordu. Eşyalara gösterdiğimiz sadakat bile karakterimizin sessiz bir tercümesi olabiliyordu.

Şimdi başka bir iklimde yaşıyoruz. Bozulan tamir edilmiyor, değiştiriliyor. Eskimek kusur sayılıyor. İlişkiler de bundan payını alıyor. İlk çatlakta kapılar kapanıyor, ilk anlaşmazlıkta yollar ayrılıyor. Sabır, eski sözlüklerde kalmış bir kelime gibi duruyor. Hızlı tüketmeye alışan zihin, emek isteyen hiçbir şeye uzun süre tahammül edemiyor.

Belki de mesele teknoloji değildir. Para da değildir. Kalabalık şehirler, yüksek binalar ya da bitmeyen rekabet hiç değildir. Mesele, pusulayı cebimizden düşürdüğümüz hâlde yürümeye devam etmemizdir. İnsan yönünü kaybettiğinde bunu gürültüyle yaşamaz. Sessizce olur. Önce bazı cümleler eksilir. Sonra bazı duygular. Ardından bazı insanlar. Bir bakmışsın, yıllardır koştuğun yer seni beklemiyormuş.

Ne gariptir; çocukken en çok “Nereye gidiyoruz?” diye sorardık. Arka koltukta oturur, yolun ne zaman biteceğini merak ederdik. Büyüyünce aynı soruyu sormayı bıraktık. Direksiyona geçince yolu bildiğimizi sandık. Belki de en büyük yanılgımız buydu.

İnsan bazen durmalıdır. Yorulduğu için değil. Yönünü görmek için. Çünkü ufuk, koşarken seçilmez. Bir tepenin başında, rüzgârın sesini bastırmayan bir sessizlikte görünür.

“Bu gidiş nereye?” sorusu korkutucu değildir. Korkutucu olan, onu hiç sormamaktır. Zira bazı insanlar yanlış cevaplarla değil, hiç sormadıkları doğru sorular yüzünden kaybolur.

KAĞAN MEDYA AJANS - KAĞAN E HABER - KAĞAN TV - KAĞAN RADYO - KAĞAN GAZETESİ - KAĞAN DERGİSİ - KAĞAN REKLAM - KAĞAN DANIŞMANLIK - WWW.KAGANMEDYA.COM - İNFO@KAGANMEDYA.COM - WHATSAPP İLETİŞİM HATTI +90 537 747 41 75 - KAĞAN MEDYA BİR AYRICALIKTIR - GÜCÜ TARAFSIZLIĞINDA TÜRK'ÜN MEDYADAKİ KÜRESEL GÜCÜ -