MAHMUT ÇİÇEKDAĞI KALEMİNDEN SİZLERE SESLENİYOR

MAHMUT ÇİÇEKDAĞI KALEMİNDEN SİZLERE SESLENİYOR

Geçmişin Gölgesini Unutursak, Hırslı Benliğimizle Yanlış Bir Gelecek İnşa Ederiz
Nefsine yenilen insan, değerlerini kaybeder; değerlerini kaybeden toplum ise geleceğini tehlikeye atar.
Geçmişini unutan, nefsinin peşine düşen, hırsını aklının önüne koyan ve lüksü hayatının merkezine yerleştiren insan, farkında olmadan kendi geleceğinin temellerini sarsar.
İnsan hayatı, yalnızca bugünü yaşamak ve yarının hesabını yapmak değildir. Hayat; geçmişten ders çıkarmak, bugünü doğru değerlendirmek ve geleceğe sağlam bir miras bırakmaktır. Ancak günümüzde insanlığın karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri, geçmişin tecrübelerini unutup nefsinin arzularına teslim olmasıdır. Hırs, benlik, gösteriş ve lüks tutkusu öylesine büyümektedir ki kimi insanlar artık neye sahip olduklarını değil, başkalarının gözünde nasıl göründüklerini önemsemektedir.
Oysa insanın gerçek zenginliği, sahip olduğu malın mülkün çokluğuyla değil; karakteriyle, vicdanıyla, merhametiyle ve geride bıraktığı güzel izlerle ölçülür. Bir insanın evi büyük, arabası pahalı, kıyafeti gösterişli olabilir. Fakat gönlünde merhamet, dilinde doğruluk, davranışlarında adalet yoksa bütün bu zenginlikler insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetmez.
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz gerçekten ilerliyor muyuz, yoksa yalnızca daha fazlasına sahip olabilmek için mi koşuyoruz?
Geçmişin gölgesi, geleceğin aynasıdır
Geçmiş, yalnızca geride bırakılmış yıllardan ibaret değildir. Geçmiş; yaşanmışlıkların, acıların, sevinçlerin, hataların ve kazanılmış tecrübelerin toplamıdır. Büyüklerimizin yokluk içinde verdiği mücadeleleri, bir lokma ekmeği paylaşmanın kıymetini, komşunun derdini kendi derdi bilmenin anlamını unuttuğumuzda hayatın gerçek değerlerinden de uzaklaşmaya başlarız.
Bir zamanlar insanlar azla yetinmeyi, sahip olduklarını paylaşmayı ve zor zamanlarda birbirine destek olmayı bilirdi. Elbette geçmişin her yönü kusursuz değildi; yoksulluk, imkânsızlık ve adaletsizlik de yaşanıyordu. Ancak o zorlukların içinden doğan dayanışma, sabır ve kanaatkârlık gibi değerler, bugün de insanlığın ihtiyaç duyduğu değerlerdir.
Şimdi ise kimi zaman geçmişin emeğini küçümsüyor, eski insanların fedakârlıklarını sıradan görüyor, onların biriktirdiği değerleri kolayca tüketiyoruz. Önceki kuşaklar çocuklarına daha iyi bir hayat bırakabilmek için yıllarca çalışırken bugün bazı insanlar kendilerinden sonraki kuşaklara ne bırakacaklarını düşünmeden yaşamaktadır.
Geçmişin gölgesini unutmak, yaşananları tamamen geride bırakmak değildir. Asıl tehlike, geçmişten ders çıkarmamaktır. Çünkü geçmişini anlayamayan insan, aynı hataları farklı biçimlerde yeniden yaşar. Bugünün yanlışları düzeltilmediğinde ise yarının sorunlarına dönüşür.
Nefsin bitmeyen isteği, insanın huzurunu tüketir
İnsanın içinde istekler, arzular ve hedefler vardır. Hedef sahibi olmak, çalışmak, üretmek ve daha iyi bir hayat kurmak elbette kötü değildir. Sorun, bu isteklerin insanı yönetmeye başlamasıdır.
Nefis, sürekli daha fazlasını ister. Bir ev sahibi olan daha büyüğünü, bir araba alan daha pahalısını, iyi bir hayat yaşayan daha gösterişlisini arzulayabilir. İnsan sahip olduklarının kıymetini bilmediğinde, hayatını başkalarıyla kıyaslamaya başladığında elindeki nimetler bile ona yetersiz görünür.
İşte tam bu noktada hırs devreye girer. Hırs, ölçüsünü kaybettiğinde insanı çalışkanlıktan uzaklaştırıp doyumsuzluğa sürükleyebilir. Başarı artık kişinin kendisini geliştirmesiyle değil, başkalarını geride bırakmasıyla ölçülmeye başlanır. Kazanmak, paylaşmanın önüne geçer; sahip olmak, mutlu olmaktan daha önemli hâle gelir.
İnsan bir süre sonra kendi hayatını yaşamaz, başkalarının hayatını takip ederek kendi eksiklerini büyütür. Başkasının başarısını kıskanır, komşusunun malını kendisine ölçü alır, dostunun mutluluğunu bile kendi başarısızlığı gibi görmeye başlar.
Oysa herkesin hayat yolculuğu farklıdır. Başkasının sahip olduğu şeylere ulaşmak uğruna kendi huzurunu, ailesini, sağlığını ve vicdanını kaybeden insan, kazandığını zannederken çok daha değerli şeyleri yitirebilir.
Nefsin her isteğini yerine getirmek özgürlük değildir. Bazen gerçek özgürlük, insanın kendi arzularına sınır koyabilmesidir.
Benlik büyüdükçe insanlık küçülür
Toplumda giderek daha fazla karşılaştığımız sorunlardan biri de benlik duygusunun ölçüsünü kaybetmesidir. İnsan kendisini başkalarından üstün görmeye başladığında karşısındaki insanın değerini gözden kaçırır. Makamı, parası, mesleği veya çevresiyle övünür; kendisinden daha az imkâna sahip olanları küçümseyebilir.
Oysa makam geçicidir, servet el değiştirebilir, güzellik zamanla değişebilir, şöhret unutulabilir. İnsanın geride bıraktığı davranışlar ise başkalarının hafızasında yaşamaya devam eder.
Bugün bir koltuğa oturduğu için kendisini herkesten üstün gören, yarın o koltuktan kalktığında kim olduğunu yeniden düşünmek zorunda kalabilir. İnsanların kendisine gösterdiği saygıyı makamına mı, parasına mı, yoksa karakterine mi borçlu olduğunu anlaması gerekir.
Gerçek büyüklük, insanlara tepeden bakmakta değil; sahip olduğu imkânları insanlığın yararına kullanmaktadır. Gerçek itibar, herkesin önünde övülmek değil; kimsenin olmadığı yerde de doğru davranabilmektir.
Benlik, insanın kendisini tanımasıyla karıştırılmamalıdır. İnsan kendisinin değerini bilmeli, hakkını korumalı ve emeğine sahip çıkmalıdır. Fakat bunları yaparken başkasının hakkını çiğnememeli, başkasının başarısını küçümsememeli ve kendisini dünyanın merkezine koymamalıdır.
Çünkü insanın kendisini büyütmek için başkasını küçültmeye ihtiyacı varsa, orada gerçek bir büyüklükten söz edilemez.
Lüks tutkusu mu, gösteriş yarışı mı?
Günümüzde lüks tüketim, yalnızca ihtiyaçları karşılamanın ötesine geçerek kimi insanlar için bir statü ve üstünlük göstergesine dönüşebilmektedir. Pahalı telefonlar, marka kıyafetler, gösterişli düğünler, büyük evler ve yüksek maliyetli yaşam alışkanlıkları bazen insanın toplum içindeki değerini belirleyen ölçüler gibi sunulmaktadır.
Elbette insanın kazandığı parayla rahat yaşaması, güzel bir eve sahip olması veya emeğinin karşılığını alarak ihtiyaçlarını karşılaması yanlış değildir. Lüksün kendisi de tek başına ahlaki bir kusur sayılamaz. Asıl mesele, tüketimin insanın hayatındaki yeridir.
Bir insan sırf başkalarına kendisini göstermek için borçlanıyorsa, ailesinin ihtiyaçlarını ikinci plana atıyorsa, sahip olmadığı imkânları varmış gibi göstermeye çalışıyorsa burada düşünülmesi gereken ciddi bir durum vardır.
Bir düğün bir ömürlük mutluluğun başlangıcı olması gerekirken gösteriş yarışına dönüşüyorsa, bir ev huzurun mekânı olmak yerine başkalarına üstünlük kurmanın aracına dönüşüyorsa, tüketim insanı mutlu etmek yerine sürekli yeni ihtiyaçlar üretiyorsa durup düşünmenin zamanı gelmiştir.
İnsanların değeri kullandıkları eşyalarla ölçülmemelidir. Bir kişinin giydiği kıyafetin markası, kullandığı aracın fiyatı veya yaşadığı evin büyüklüğü onun karakterini belirlemez. Bazen sade bir hayat süren insanın gönül zenginliği, en gösterişli hayatın ardında bulunmayan bir huzur taşıyabilir.
Unutulmamalıdır ki insan eşyaya sahip olabilir; fakat eşyanın insanın hayatını yönetmesine izin verdiğinde kendi özgürlüğünü kaybetmeye başlayabilir.
Bugünün hırsı, yarının pişmanlığı olabilir
Gelecek, kendiliğinden şekillenen bir zaman dilimi değildir. Bugün aldığımız kararlar, çocuklarımıza verdiğimiz eğitim, ailemize gösterdiğimiz ilgi ve topluma karşı taşıdığımız sorumluluklar yarının dünyasını oluşturur.
Bir anne baba, bütün zamanını daha fazla para kazanmak ve daha fazla tüketmek uğruna harcarken çocuklarının manevi eğitimini ihmal ederse, gelecekte bunun sonuçlarıyla karşılaşabilir. Çocuklarına yalnızca başarılı olmayı, çok para kazanmayı ve yüksek bir makama ulaşmayı öğretirken dürüstlüğü, merhameti, emeğe saygıyı ve paylaşmayı anlatmazsa eksik bir gelecek hazırlamış olur.
Çünkü çocuklar yalnızca sözlerimizle değil, yaşama biçimimizle de yetişir. Babasının başkasını küçümsediğini gören, annesinin insanları sahip oldukları mallarla değerlendirdiğini duyan, ailesinin her fırsatta gösterişi öne çıkardığına tanık olan çocuk, zamanla bu davranışları hayatın doğal bir parçası sanabilir.
Böyle bir ortamda yetişen nesiller için başarı, yalnızca kazanmak; mutluluk, yalnızca tüketmek; itibar ise başkalarının kendisini takdir etmesi anlamına gelebilir. Oysa insan hayatının bundan çok daha derin bir anlamı vardır.
Geleceği doğru inşa etmek istiyorsak çocuklarımıza yalnızca nasıl kazanacaklarını değil, kazandıklarını nasıl doğru kullanacaklarını da öğretmeliyiz. Yalnızca nasıl yükseleceklerini değil, yükselirken kimsenin hakkını çiğnememeyi de anlatmalıyız.
Çünkü ahlakla desteklenmeyen başarı, vicdanla dengelenmeyen güç ve kanaatle sınırlandırılmayan hırs, insanı yanlış yollara sürükleyebilir.
Toplum olarak yeniden düşünmeliyiz
Bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomik büyüklüğüyle, teknolojik gelişimiyle veya sahip olduğu maddi imkânlarla değerlendiremeyiz. Bunlar elbette önemlidir. Ancak adalet, güven, dayanışma, dürüstlük ve toplumsal sorumluluk da en az bunlar kadar değerlidir.
İnsanlar birbirine güvenmiyorsa, herkes yalnızca kendi çıkarını düşünüyorsa, başarıya ulaşmak için her yolun mubah olduğu düşüncesi yaygınlaşıyorsa, toplumun ortak yaşamı zarar görür.
Bir esnaf müşterisini aldatmayı kazanç sayıyorsa, bir çalışan görevini hakkıyla yapmıyorsa, bir yönetici yetkisini kişisel çıkarları için kullanıyorsa, bir insan başkasının emeğini küçümsüyorsa sorun yalnızca o kişiye ait değildir. Bu davranışlar normalleştikçe toplumsal güven de zayıflar.
Bunun önüne geçmek için önce kendi davranışlarımızı gözden geçirmeliyiz. Her yanlışın sorumluluğunu başkalarına yüklemek kolaydır. Zor olan, insanın kendisine dürüstçe şu soruyu sormasıdır: Ben bu toplumun hangi sorununa katkıda bulunuyorum, hangi sorununu çözmeye çalışıyorum?
Kendi nefsimizi sorgulamadan başkalarının hatalarını düzeltmeye çalışmak çoğu zaman sonuç vermez. Önce kendi hırsımızı, öfkemizi, kıskançlığımızı ve gösteriş tutkumuzu tanımalı; sonra ailemizde, çevremizde ve toplumda daha güzel bir yaşam için çaba göstermeliyiz.
Değişim, yalnızca başkalarından beklenen bir davranış değildir. Değişim, insanın kendisiyle yüzleşmesiyle başlar.
Geçmişten ders alalım, geleceği vicdanla kuralım
Geçmişe dönüp bakmak, yalnızca eski günleri özlemek değildir. Geçmişin hatalarını anlamak, güzel değerlerini korumak ve geleceğin yanlışlarını önlemek için tecrübelerden yararlanmaktır.
Bugün hırsın yerine ölçüyü, benliğin yerine tevazuyu, gösterişin yerine sadeliği, bencilliğin yerine paylaşmayı koyabilirsek geleceğe daha sağlam adımlarla ilerleyebiliriz.
İnsanların sahip olduklarıyla değil, yaptıklarıyla değerlendirildiği bir toplum kurmalıyız. Çocuklarımızın pahalı eşyalara değil, güzel davranışlara özendiği; insanların makamları nedeniyle değil, dürüstlükleri ve emekleri nedeniyle saygı gördüğü bir gelecek için çalışmalıyız.
Her insan daha iyi bir hayat istemekte özgürdür. Ancak daha iyi bir hayatın anlamı yalnızca daha fazla mal edinmek değildir. Daha iyi bir hayat; ailesiyle huzur bulabilmek, kazancını helal ve dürüst yollarla elde etmek, başkasının hakkını gözetmek, ihtiyaç sahibine destek olmak ve gece başını yastığa koyduğunda vicdanının sesinden kaçmamaktır.
Unutmayalım ki dünya hayatında sahip olduğumuz her şey geçicidir. Bugün elimizde bulunan imkânlar yarın değişebilir. Kalıcı olan, insanlara nasıl davrandığımız ve ardımızda nasıl bir iz bıraktığımızdır.
Son söz: Yanlış bir geleceğin mirasçısı olmayalım
Geçmişin tecrübelerini unutarak, nefsimizin isteklerine teslim olarak, hırsı ve benliği büyüterek, lüksü hayatın merkezine koyarak sağlam bir gelecek kuramayız. Çünkü geleceğin temeli yalnızca maddi kazançlarla değil; ahlak, vicdan, adalet ve sorumlulukla atılır.
Bugün kendimize bir iyilik yapalım: Sahip olduklarımızın kıymetini bilelim. Başkalarının hayatıyla kendi hayatımızı kıyaslamaktan vazgeçelim. Daha fazlasına sahip olma isteğinin elimizdekileri değersizleştirmesine izin vermeyelim. Çocuklarımıza gösterişi değil, insanlığı; kibri değil, tevazuyu; bencilliği değil, paylaşmayı öğretelim.
Geçmişimizi bütünüyle reddetmeden, hatalarından ders çıkararak ve güzel değerlerini yaşatarak ilerleyelim. Çünkü geçmiş yalnızca geride kalanların hikâyesi değildir; bugünkü davranışlarımızın anlamını kavramamıza yardımcı olan bir aynadır.
Nefsine yenilen insan kendi huzurunu, hırsına yenilen insan sevdiklerini, benliğine yenilen insan vicdanını, gösterişe yenilen toplum ise değerlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Geleceği değiştirmek istiyorsak önce kendimizi değiştirmeliyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras, büyük evler ve yüklü servetler değil; doğruyu yanlıştan ayırabilen bir vicdan, insanlara saygı duyan bir karakter ve zor zamanlarda bile doğruluktan ayrılmayan bir ahlak olmalıdır.
Çünkü insanın gerçek mirası, dünyaya ne kadar sahip olduğu değil, dünyadan ayrılırken arkasında ne kadar iyilik bıraktığıdır.
Geçmişten ders alalım, bugünü bilinçle yaşayalım ve geleceği nefsimizin hırslarıyla değil, vicdanımızın rehberliğiyle inşa edelim.

KAĞAN MEDYA AJANS - KAĞAN E HABER - KAĞAN TV - KAĞAN RADYO - KAĞAN GAZETESİ - KAĞAN DERGİSİ - KAĞAN REKLAM - KAĞAN DANIŞMANLIK - WWW.KAGANMEDYA.COM - İNFO@KAGANMEDYA.COM - WHATSAPP İLETİŞİM HATTI +90 537 747 41 75 - KAĞAN MEDYA BİR AYRICALIKTIR - GÜCÜ TARAFSIZLIĞINDA TÜRK'ÜN MEDYADAKİ KÜRESEL GÜCÜ -